21 Ocak 2013 - 20:30

Allah’ın adıyla Yakın zamana kadar Türkiye’de “laik çevreler”in İslam karşıtı gösteri ya da kendilerince yersiz buldukları muhafazakâr uygulamaları protesto eylemlerinde vazgeçilmez sloganları “Türkiye İran olmayacak; Türkiye laiktir, laik kalacak” ve “mollalar İran’a” mealinde sözlerden oluşuyordu. Ancak laik çevreler artık bu sloganları kullanmıyor, daha doğrusu kullanamıyor!

Ehlibeyt Haber Ajansı ABNA- Zira laiklerin yumruklarını sıkıp “mollalar İran’a” diye bağırırken kastettikleri “muhafazakâr çevreler” (yazarlar, çizerler, aydınlar, entelektüeller ve kanaat önderleri); kuşaklarını bağlamış, atlarını nallamış “kahrolsun İran” mealine gelecek bir söylemi kuşanmış durumdalar!

Laiklerde şaşkın!” İslam inkılâbı” karşıtlığında bir zamanlar adres / yurt olarak İran’ı gösterdikleri kişiler onların bile ulaşamadığı bir noktaya doğru yol alıyor ve onların bile biriktiremediği bir kinle bileniyorlar!.. Laikler şaşkın, anlamakta zorlanıyorlar!

Oysa Türkiye İslamcılığı, “Kahrolsun Amerika! Kahrolsun İsrail!” söylemi ile kapitalizm’in kalesi Amerika’yı “büyük şeytan”, İslam coğrafyasında hangi taşı kaldırsan altından baş gösteren İsrail’i ise İslam ümmetinin kalbine saplanmış hançer olarak Amerika’nın Ortadoğu’da ki ileri karakolu bilirlerdi. NATO ise Amerikan emperyalizminin sömürge hareketlerine meşruiyet kazandırmak için kurulmuş bir yapı olarak algılanırdı.

Peki, nasıl oldu da toplum hayatı için “bir an “ olarak telakki edilebilecek on yıl gibi kısa bir zaman içerisinde Türkiye İslamcıları makas değiştirdiler, dünün düşmanları ile aynı kulvara düştüler?

Suriye’de yaşanan örtülü iç savaş, rüzgâr bekleyen fırtınalar misali Türkiye İslamcılığının içinde uyuyan devi uyandırdı! Milliyetçilik (daha doğru bir tespitle: Osmanlı özlemi) hortladı! Mezhepçilik dirilip; gözleri perdeledi, akıl yollarını tuttu!

Suriye sorunu; Türkiye İslamcılığının derinlikten yoksun, yüzeysel bir kavrayış düzeyinde, evrensellik ve ümmet bilincinin gelişmemiş, konjonktörel şartlara göre şekillenmiş ve şekil alma karakterinde bir hareket olduğunu açığa çıkarttı. Evrensellik ve ümmet bilinci gelişimini tamamlayamamış Türkiye İslamcılığının; İslam-küfür, hak-batıl, müstekbir-mustazaf cephelerini tanımlaması ve bu tanımlamalar ışığında dünya siyasetini okunmasında (farkında olarak yada olmayarak) milliyet/ülke ve mezhep kimliğinin belirleyici etken olduğu görüldü.

Mezhep ve milliyet/ülke kimliği belirleyici etken olunca Türkiye’nin “mutlak merkez” olduğu bir İslam dünyası algısı doğdu. Bu algı da başka bir savrulmayı doğurdu: “Türkiye’nin menfaati, İslam’ın / İslam ümmetinin menfaatidir!?”

Evrensel İslami hareketin merkezine Türkiye konulunca İslam dünya ya model olarak sunulabilecek tek argüman “Osmanlı adaleti(!)” kaldı. Osmanlı artık tarihte mutlak adaletin temsilcisi olarak algılanıp, savunulmaya başlandı. Bu yeni yöneliş de doğal olarak “Osmanlı milliyetçiliği”ni hortlattı!

Türkiye İslamcılığı, kuşandığı mezhep ve milliyet/ülke kimliğinin gölgesine oturup; “(Her ne kadar laik olsa da) Türkiye İslam dünyasının doğal lideridir. Persler (aşağılama ifade edebilmek için ülke ismi ya da İslam inkılâbı tabiri kullanılmıyor!), Türkiye’nin İslam dünyasının lideri olmasını çekemiyor!? Türkiye’nin Ortadoğu’da, İslam ülkeleri arasında hatta dünya konjonktöründe hak ettiği konuma ulaşmasının önündeki en büyük engel ne Amerika ne Avrupa’dır. Hiç kuşkusuz en büyük engel Şii yayılmacılığını / Pers yayılmacılığını hedef edinmiş İran’dır” diyerek Türkiye İslamcılığının yeni mücadele alanını belirliyorlar; “İslam inkılâbı”!

Bazı yönleri ile karmaşık, çözümlenmesi için analitik bir derinlik gerektiren Suriye denklemi, Türkiye İslamcılığında bir tsunami etkisi oluşturdu. Türkiye İslamcılığı kısa bir zamanda “korkunç” denebilecek düzeyde fikirsel ve eylemsel bir değişim yaşandı. Maddeleştirerek söyleyecek olursak Türkiye İslamcılığının yeni zihin yapısında;

1-Suriye’nin dostları(!) olmada yani Suriye muhalefetini desteklemede aynı kulvarda buluşulan Amerika ve Avrupa Birliği İslam ümmetinin düşmanı olma konseptinin dışına çıkarıldı.

NATO düşmanlığından “bu ülkenin (Türkiye’nin) sınırları aynı zamanda NATO’nun da sınırlarıdır” anlayışının içselleştirilmesi aşamasına ulaşıldı.

Amerika, Avrupa ülkeleri ve NATO’ya Suriye’nin işgali için davetiye çıkarılıyor. Hatta Suriye’nin demokratikleştirilmesinde (!) ağırdan alındığı ve savsaklandığı gerekçesiyle eleştiriler yönlendiriliyor.

2- İslam’ın ilk asrında “Haricilik” olarak doğan ve tarih boyunca, özelde de son asırda İslam dünyasının her yanını düzenlediği intihar saldırıları ile kan ve gözyaşına boğan; hiçbir kutsala değer, hiçbir ilkeye kıymet vermeyen Vahhabi / Selefi hareketler “özgürlük savaşçısı” oldular!?

3- Dünya istikbarının, zamanın firavununun baş düşmanı ilan ettiği “İslam İnkılabı”nın esasında İslam dünyası için fark edilmemiş ne denli büyük bir tehdit olduğu keşfedildi!? Tabi bu arada şu paradoks cevapsız kaldı: “İslam inkılâbı nasıl oluyor da aynı anda hem “dünya istikbarı”nın hem de İslam dünyası için tehdit oluyor?”

Toplumsal tepkileri azaltmak ve İslam inkılâbı aleyhine kamuoyu oluşturabilmek için “İslam inkılâbı” yerine “Pers yayılmacılığı, Şii yayılmacılığı” tabirleri kullanılarak inkılabı, milliyetçilik ve mezhepçilikle suçlama çabası içerisindeler!.. Ancak akıl tutulması o noktaya vardı ki, tüm bunları yaparken milliyet/ülke ve mezhep elbiselerini giyindiklerini fark etmediler!

4- Evrensellik ve ümmet kavramları lügat dışında kaldı. Pratik olarak bir İslam ümmeti var mıdır, varsa dostları düşmanları kimlerdir ve ona yönelmiş en büyük tehdit / tehlike kimdir? Soruları anlamını yitirdiğinden İsrail’e karşı İslam ümmetinin medar-ı iftiharı olması gereken Hizbullah bile eleştiri oklarının hedefi haline geldi!

5- Bugün Ortadoğu coğrafyasının ve ümmetin kaynaklarının büyük bölümüne hükümranlık edip, Amerika’nın bölgede ki oyuncakları olan Suud, Katar, Bahreyn, Ürdün gibi despot monarşilerin özürlüklere destek veren (!), monarşik yönetimlerin yıkılması (!) için ciddi kaynaklar ayıran, Türkiye dostu ülkeler olduğu fikri kabullenildi!

“28 Şubat bin yıl sürecek” sözleri sarfedillirken nasıl ki darbe henüz onuncu yılını dolduramadan darbenin aktörleri hapishaneler de olacağı akla hayale gelmezdi; 28 Şubat darbesinin mağdurları olan Türkiye İslamcılığının aynı süreçte Amerika, Avrupa Birliği ve NATO ile aynı kulvarda buluşacağı, İslam coğrafyasına şekil vermek için birlikte iş tutacağı akla hayale gelir miydi acaba?

Laikler bile şaşkın! Suriye sorunu Türkiye İslamcılığını evriltmeye ve evrimleştirmeye devam ediyor!..

Özetle;

Evrensellik ve ümmet kavramları yeni iki kavramla yer değiştirdi; Mezhep ve milliyet/ülke!..

Kemal Şükrü SEVİNDİK

kssevindik@hotmail.com